Düşünce Özgürlüğü için bir not !

Sebahattin Çil

24-10-2018 15:04


“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.” Giordano Bruno
Ortaçağ karanlığını ışıtmak için yanan bir meşale olan Bruno, düşünen ve düşündüğünü savunup bedelini yanarak ödeyen düşünce ve  bilim insanıdır. Yazıma onun sözü ile başlamamın gerekçesi ; düşünce adına feda ettiği  hayatına ve  hatırasına saygıdandır.

Düşünmek nedir?
“Düşünmek canlılıkla ortaya çıkan ve canlı olduğumuz sürece devam eden, insanı insan yapan  bir etkinliktir. Düşünme işlevsel ve işbaşında ise ancak vardır.” Kişiliği ve iradeyi oluşturan en önemli edimimiz, amelimiz düşünmek ve düşüncemizi ifade etmektir. Düşünmenin kendisine karşı baskı uygulamak veya düşünmeme hali kişiliği/şahsiyeti ortadan kaldırmak demektir. Düşünceye yönelik olumlu veya olumsuz baskı ve bu baskıya boyun eğmek iradenin esareti anlamına gelir. 

Bir insanın var olabilmesi ve varlığını anlamlandırabilmesi, bu anlam üzerinden diğer varlıklara düşüncelerini ifade etmek veya fark ettirmek için konuşması  (dil)gerekir. Bir insan düşünüyorsa vardır. Varlığının amacını ifade etmek ve anlamlandırmak içinse konuşması gerekir. Bunları yapamıyorsa varlığının bir anlamı da olmaz.

Düşünceyi ve konuşmayı birbirinden ayıramayacağımız gibi; bir insanı, tekamül edebilmesi için bu iki özellikten yoksun bırakılamaz ve ayırt edilemez. Eğer böyle bir şey yapılıyorsa bunun adı zorbalıktır.  Bu zorbalık insana ve insanlığa karşı işlenmiş en büyük suçtur ve öyle de kabul görmelidir. Bu suç sadece insana karşı değil bu özellikleri insana bahşeden Allah’a karşı da bir had bilmezliktir.

Düşünceyi ifade etme özgürlüğünü en çok savunması gereken “dindarların” bir çoğunun tam tersine bir tutum içinde olduklarını, had bilmezliklerini üzüntüyle müşahede ediyoruz.  “Ben Müslümanım” diyenlerin şiarı olması gereken “O kullar ki, sözün tamamını dinlerler ve en güzeline uyarlar: İşte Allah'ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kimseler bunlardır; ve işte onlar, akletme yetilerini kamil manada kullananlardır.” (Zümer 18) ayeti kerimesi kitapta durduğu gibi -düşünme melekelerimizden soyutlanmış halde- sadece dillerimizle aktarılmaya yarıyor. Bu ayetin hayat bulması için Müslümanların davranışında ve ifadelerinde de hayat bulması gerekmez mi?  Maalesef durum tam tersi ; bırakın düşünce özgürlüğünü savunmayı, yasak koymada en önde gidiyorlar.

Kendilerini nasıl ifade ederse etsinler, adlarına her ne derseniz deyin, bulundukları grupları , güce yaslamak veya  güce yaranmak için muhaliflerini susturma gayretinde olanların hepsine birden ; “siyasetin rantını”,  gücü kadar elde etmeye çalışan, bunun için  dinin içinden kendilerine bir ad vererek bir misyon çizmişlere genel ad olarak “dinciler” diyorum.

Bu tür “dinci” grupların en azgını; kendilerini tarikat ehli olarak adlandıran, sözde edep ehli olduklarını iddia eden tasavvufçular ve gelenek kutsayıcı sözde ehli sünnetçi  gruplardır. Bu gruplar ehli sünnet ismi altına gizlenerek muhaliflerini yok etmeye çalışan zorbalardan başka bir şey değildir.

 

Duymak ve görmek istemediğimiz bir gerçek var bu güzelim ülkemde: İşte bu cemaatler ve gruplar tarafından, düşüncelerinden dolayı; Atasoy  Müftüoğlu, İlhami Güler, Ömer Özsoy, Mehmet Okuyan, Mustafa İslamoğlu  ve daha ismini sayamadığım bazı  isimlerin konferans ve seminerleri fiili olarak “dincilerin” baskısıyla iptal edilerek susturulmuştur. 

 Butür baskılar yapılırken, demokrasiden ve özgürlüklerden nasibini almamış yerel yönetimlerin işgüzarlığı ve bu tür yapılardan çekinmeleri devletimiz adına ayıptır,  büyük bir handikaptır. Yine adı konulmamış bir baskı ortamından dolayı;  konuşması gerekenlerin kabuğuna çekilmesi /akademi çevresi haricinde ses vermemesi bu adı konulmamış bu ortamın bir sonucu gözükmektedir.

Bu tür baskılar karşısında kendisini aydın olarak tanımlayan insanlardan “düşünceye baskı” karşısında beklenen tavrı göremememiz de ayrı bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Bugünlerde ifa edilen “İman Sempozyumu”nda konuşmacı listesinden çıkarılarak susturulan akademisyenler olduğu halde sempozyumun devam etmesi , öncelikle susturulanların şahsına, sonra da “düşünme” eylemine karşı yapılmış bir ayıptır. Unutmayın ey aydınlar! Düşünmek ne kadar önemli ise düşünmenin namusunu kurtarmak ondan daha önemlidir.

Bazen böyle küçük de olsa  baskıları protesto ederek bir bedel ödemek,  düşünmenin daha geniş bir hayat alanı bulması açısından önemlidir diye düşünüyorum..

 sebahattin çil

 

 

 

 

Diğer Yazıları

  Çok Okunanlar

  Anket

Üçüncü İntifada Başlar Mı?

EVET
HAYIR
KARARSIZIM