Şehadetinin 49.yılında 'Seyyid Kutub'

Firavun'a nispet edercesine birbiri ardınca tek adamlık egosu ile yönetilen bir ülke Mısır.. Cemal Abdul Nasır, Enver Sedat, Hüsnü Mübarek, yıllar yılı tek adam olarak yönettiler bu ülkeyi. 2012 yılında ilk defa halk seçimini yaptı ve kendi istediği Cumhurbaşkanı'na verdi görevi. Ancak yine Firavun kuralları devam etmeli diyenler halka rağmen demokrasiye yeni bir darbe vurdu. Cumhurbaşkanı seçilen Mursi henüz 1 yılını bile doldurmadan , General sisi cuntası tarafından devrildi. Sisi güdümündeki Mısır yargısı ise ihvan hareketinin önde gelen isimlerine idam kararı vermeye hazırlanıyor.

Tıpkı 1950 ve 60'lar da olduğu gibi...Tıpkı, 29 Ağustos 1966'da Seyyid Kutub'a uygulanan İnfaz kararı gibi...1960'larda iktidarda olan cunta lideri Cemal Abdül Nasır ihvan'ın önde gelenlerini sözde iddialarla idama çarptırması gibi..

Yoldaki İşaretçi: Seyyid Kutub


Çağına şahitlikte öncü bir şahsiyet olan Seyyid Kutub, 1906 yılında Mısır'ın Asyut kasabasında dünyaya geldi. İlk eğitimini ailesinden alan Kutub, orta okul ve liseyi el-Ezher Üniversitesi'nde tamamladı. Daha sonra Kahire Üniversitesi'nin Darul Ulum fakültesine girdi ve 1933 yılında mezun olduğu fakülteye öğretim görevlisi olarak atandı.  

İlk çalışmalarını edebiyat alanında yapan Seyyid Kutub, 1940'lı yıllardan itibaren İslami okumalarını ve araştırmalarını derinleştirmeye başladı. 1946 yılında yayınlanan Konum Dersleri, onun İslam düşüncesiyle irtibatını kuvvetlendirdiğinin önemli bir göstergesi kabul edilir. O bu makalesinde toplumun ıslahının ve Müslümanların bu yönde çalışmasının Kur'an'ın emri olduğunu savunuyor, Mısır'ın o dönemki toplumsal yapısını ve yaşanan ifsadı eleştiriyordu.  

1949 yılında sosyoloji doktorası yapmak üzere Amerika Birleşik Devletleri'ne gönderilen Seyyid Kutub, bu süreçte Amerikan hayat tarzını yakından gözlemledi, tanık olduğu ırkçılığı eleştirmiş ve tüketime dayalı Amerikan medeniyetini cahiliye olarak nitelendirdi. Bu tespit, Amerika'yı ileri bir medeniyet modeli olarak kabul edenlerce şaşkınlıkla karşılandı.   Seyyid Kutub bu görüşünü cahiliyeye yüklediği anlamı temellendirerek şöyle savunuyordu:'İnançta, ibadette, yasama ve yürütmeyle ilgili düzenlemelerde yalnızca Allah'a kulluk etme temeline dayanmayan her toplum cahiliye toplumudur. İnsanların kulla kulluk zilletinden kurtulup, yalnızca Allah'a kulluk etme izzetine kavuştuğu tek örnek toplum tipi ise İslam toplumu'dur.'  


1949 yılında İslam'da Sosyal Adalet adlı yeni bir eseri yayımlanan Kutub, bu kitabında da sosyal adaletin ancak İslam'la gerçekleşebileceği fikrini ileri sürüyordu. Amerika'da kaldığı dönemde, önceki yıllardaki eserlerini gözden geçiren ve sanat da dâhil olmak üzere her konuda İslam'ın temel alınması gerektiğini savunmaya başlayan Seyyid Kutub, her türlü cahiliye yozlaşmasından öze, yani Kur'an'a dönerek arınma çabasını sürdürüyor ve bu yolda öğrendiklerini kağıda aktarıyordu.  

Seyyid Kutub, Amerika dönüşü Hasan el-Benna'nın 1928'de kurduğu İhvan-ı Müslimin hareketi ile diyalogunu arttırdı ve kısa bir süre sonra da resmi görevinden istifa ederek Ihvan-ı Müslimin adlı gazetenin yazı işleri müdürlüğüne başladı. O dönem, Mısır'da Birinci Arap-İsrail savaşının sonrasında başlayan siyasi çalkalanmalar devam etmekteydi. Bu kargaşa ortamında Hür Subaylar Örgütü, iktidardaki Kral Faruk'a karşı bir darbe gerçekleştirmişti. Hür Subaylar Örgütü Abdünnasır'ın, Enver Sedat ve birkaç arkadaşıyla kurduğu gizli bir teşkilattı.   Darbe sonrası yönetimi bir süre perde arkasından yürüten Abdünnasır, daha sonra devlet başkanlığı görevini resmen ele aldı. Abdünnasır, İhvan-ı Müslümin'in İslami toplum teklifine şiddetle karşı çıkıyor ve Mısır'ın bu en güçlü muhalif hareketine karşı ciddi bir baskı rejimi uyguluyordu.  

1954'te Abdünnasır'a yapılan suikast girişimi birçok İhvan mensubunun tutuklanması için fırsat olarak değerlendirildi. Ağır bir baskının ve zorbalığın yaşandığı bu dönemde tutuklananlar arasında Seyyid Kutub da bulunuyordu.   İhvan mensupları hapishane cellatları tarafından ağır işkencelere maruz kalmaktaydı. Seyyid Kutub da işkenceden dolayı mide ve bağırsak kanaması geçirmişti. Buna rağmen cellâtlar; eğitilmiş köpekleri mahkûmların üzerine saldırtıyor; işkence, hastalık ve yorgunluktan harap olmuş bedenleri bir de köpekler parçalıyordu. Öyle ki, mahkemesini izlemek amacıyla Mısır'a gelen insan hakları temsilcisinin Seyyid Kutub'un vücudundaki işkence izlerini görmemesi için mahkemesi dahi ertelenmişti.   İnsan hakları temsilcisinin Mısır'dan ayrılmasından iki hafta sonra Kutub, mahkemeye çıkarıldı ve hapse mahkûm edildi.  

15 yıl hapis cezası alan ve hapiste kaldığı sürece çok ağır işkencelere uğrayan Kutub, 1954 ve 1964 yılları arasında kaldığı hapishanede, tüm zorluklara rağmen Fi Zilâl'il-Kur'an ile Müslümanların düşünce dünyasında çığır açan Yoldaki İşaretler adlı eserini kaleme almayı başardı.   Bir tefsir çalışması olan Fi Zilal'il Kur'an'da vahyin mesajını yaşadığı çağ ile irtibatlandırarak, Kur'an'ın hayata yol gösteren rehber bir kitap olduğunu izah eden ve insanları Kur'an'ın gölgesinde bir hayata çağıran Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler kitabıyla da İslam düşüncesinde yeni bir dönemin işaretçisi oldu.   Kutub, cahiliye karanlığında bir meşale olan Yoldaki İşaretler'de Kur'an temelli bir akidenin ve yalnızca bu akidenin hayat verdiği İslami hareketin, İslam toplumunun yeniden inşası için önemli bir adım olduğunu söylüyordu. Şayet bu çağrının Mısır halkında güçlü bir şekilde yankılanmasına fırsat olsaydı, tarihin başka bir istikamet kazanması ihtimali yüksekti.  

1965 yılında, Yoldaki İşaretler'de yer alan düşüncelerinin kendisi için nasıl bir tehdit oluşturduğunu fark eden Abdülnasır'ın emriyle Seyyid Kutub tekrar tutuklandı ve mahkeme sonunda idamına karar verildi.    Hapis ve işkence döneminin yeniden başladığı bu süreçte, Abdünnasır, özür dilediği takdirde Seyyid Kutub'u affedeceğini söylüyordu, hatta bunun için ailesini dahi baskı altına alıyordu ama 60 yaşında olmasına ve türlü işkencelere rağmen, Seyyid Kutub davasından vazgeçmedi ve Nasır'ın teklifine karşı şu tarihi cevabını verdi: "Eğer Allah kanunu ile mahkum edilmişsem ben Hakk'ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkum olmuşsam ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem. Allah'a şükürler olsun ki on beş sene cihad ettikten sonra bu mertebeye ulaştım. Ben Allah yolunda yaptığım iş için asla özür dilemem. Namazda Allah'ın birliğine şehadet eden parmağım asla bir tağutun hükmünü onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır." Müslümanlara her türlü cahiliyeden koparak Kur'an'a dönmeleri çağrısında bulunduğu Yoldaki İşaretler, bir bakıma Seyyid Kutub'un idam fermanı oldu.   İnfaz kararı 29 Ağustos 1966'da uygulanan Seyyid Kutub, vahye şahitliğini şehitlik mertebesine taşırken, geride bıraktığı eserleri ve düşünceleri ile İslami mücadele yolunda önemli bir işaretçi olarak yerini alıyordu…  

Rabbimiz, şehadetini kabul etsin…


Kur'an algısında Seyyid Kutub farkını anlamak


Mustafa İslamoğlu (03/09/2005 tarihli yazısı)

Şehadetinin yıldönümünde Seyyid Kutub'u rahmetle anıyoruz. Kutup, 29 Ağustos 1966'da Stalin-Hitler karışımı nasyonal sosyalist bir diktatör olan Cemal Abdunnasır tarafından, siyasi sistemle uzlaşmaz muhalefeti nedeniyle idam edilmişti. İdamının üzerinden 35 yıl geçmiş.

Merhum Kutub, yazdıkları, söyledikleri, özellikle de yaşadıklarıyla, hâlâ günümüz İslam düşüncesi ve müslüman nesilleri üzerinde etkisini sürdürüyor. O, aksiyoner kimliğiyle öne çıktı ya da çıkartıldı. Belki bunda, onun dramatik bir biçimde ortadan kaldırılışının rolü büyüktür. Fakat kanaatimiz o ki, Kutub'un aksiyoner kimliğinin öne çıkartılması, onun fikir ve ilim adamı kimliğini bir parça geriye itti, hatta perdeledi.

Biz Seyyid Kutub'un şehadet yıl dönümü anısına kaleme aldığımız bu yazıda, Fi-Zılali'l-Kur'an yazarını emsallerinden farklı kılan önemli bir boyutunu ele almak istiyoruz. Bu boyut, onun "nesneleşmiş Kur'an" algısının hakim olduğu bir dünyada, inşa edici bir "özne olan Kur'an" anlayışını yeniden kurmaya yönelik inkar edilemez katkısıdır. Bu katkının önemini anlamak için, öncelikle Kur'an'ın inşa etmek istediği hayatla Batı modernitesinin inşa ettiği modern hayat arasındaki fark üzerinde kısaca durmamız gerek. Günümüz dünyasında cari olan hayat, büyük oranda Batı modernitesi eliyle inşa edilmiştir. Bu inşanın, inşadan çok bir imha olduğu ortadadır. Çünkü Batı modernitesi, bir İslam mütefekkirinin ifadesiyle, insanlık tarihinde "bir yol kazası"dır.

Vahyin öznesi olduğu inşa sürecinin hedefi ise, insanın yeryüzündeki varoluş amacına uygun yepyeni bir hayatın inşasıdır. Böyle bir hayat, bu hayatı inşa edecek öznenin inşasıyla mümkündür. Böyle bir öznenin inşası ise, onun aklının ve o aklın çalışma biçimini ve istikamet açısını belirleyen tasavvurun inşasından geçer. Bütün bu inşa süreci sonunda elde edilmek istenen amaç şudur: İnsan merkezli bir hayat. İman merkezli bir insan. Bilgi merkezli bir iman. Hakikat merkezli bir bilgi. Hakikatin merkezi ise zaten bellidir: "el-Hak" olan Allah…

İnsanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslam'ın inşa edeceği bir hayata insanlığın duyduğu şiddetli ihtiyaç, kendisini müslüman olarak niteleyen insanların omuzlarına ağır bir sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluğu hissetmek için, "müslümanım" demek yetmiyor. Gerçekten kişinin müslüman olması ve İslam'ını ciddiye alması gerekiyor. Bu da ancak tasavvurunu, aklını, şahsiyetini vahye inşa ettirmiş bir insan olmasıyla mümkündür. Böyle bir insanın inşasından söz edilmeden, insanlığa kaybettiği umudu yeniden verecek bir medeniyetin inşasından söz edilemez. Çünkü Medine olmadan medeniyet olmaz. Medenî olmadan, Medine kurulamaz. Zira Medine, medenilerin ellerinde inşa edilen sitenin adıdır. Din olmadan gerçek anlamda medeni olunamaz. Çünkü edna olan dünyaya meyletmeye yatkın olan beşeri alıp medeni kılmayı amaçlayan tek sahici kurum, din kurumudur. Sorumluluk bilinci olmadan da Din olmaz. Çünkü Din, insanın Allah'a borçlu (deyn) olduğunun, dolayısıyla Allah'sız bir gelecek tasarlayamayacağının bilincine erdiren müessesenin adıdır.

Şimdi bize düşen, vahiyden yola çıkarak vahyin inşa modelini, bu modelden yola çıkarak da vahyi anlamaya çalışmaktır. Bu anlamda vahiy "okunan peygamber", Efendimiz "yürüyen Kur'an" idi. Bu ikisini doğru anlamak, ancak vahyin inşa ettiği bir tasavvur ve akılla mümkündür. Vahyin bir tasavvuru ve aklı inşa edebilmesi ise, uzun zamanlar boyunca bir "nesne" olarak algılanan vahyin tekrar inşa edici bir "özne" olarak algılanmasıyla mümkündür. İşte "Seyyid Kutub farkı" dediğimiz şey de burada gündeme gelmektedir.

Seyyid Kutub, tefsirine Fizılali'l-Kur'an (Kur'an'ın gölgesinde) adını verirken, bununla "Kur'an'ın gölgesi altında bir hayatı" kastediyordu. Bunun anlamı açık: Seyyid Kutup, Kur'an'ın nesneleştirilmesinin acısını ta yüreğinde duyuyordu. Fi-Zılali'l-Kur'an adlı tefsirinin mukaddimesinde okuduğumuz şu sözleri ona söyleten, işte bu acı ve sancıdır ve onun Kur'an'ı nesne olarak değil ilk indiği andaki gibi, inşa edici özne olarak algılama farkıdır: "Kur'an'ın Gölgesinde yaşamak bir nimettir; sadece onu tadanın farkına varacağı bir nimet; insan hayatını yücelten, onurlandıran, arındıran bir nimet… Kendisi de Allah'ın bir eseri olan insanoğlu, fıtrat binasının kilitli hücrelerini ancak Allah yapısı anahtarlarla açabilir. Varoluşsal hastalık ve bunalımlarını sadece Allah Teala'nın takdim ettiği ilaçlarla tedavi edebilir." Ya et-Tasviru'l-Fenni fi'l-Kur'an adlı eserini anasına ithaf ederken yazdığı şu satırlar: "Ey Ana, sana ithaf ediyorum! Küçük yavrun, büyük delikanlın için gösterdiğin uzun çabanın hasadı bu! Her ne kadar o, küçüklükteki Kur'an'ı tilavet güzelliğini yitirmişse de, Kur'an'ın anlamını derinliğine kavrama güzelliğini yitirmeden kalmak, onun en büyük arzusu olacaktır." Evet, Seyyid Kutub'un aksiyoner kimliğinin gölgesinde kalan bu boyutuna, günümüz müslümanı her şeyden daha fazla muhtaçtır. Çünkü günümüz müslümanlarının çoğu Kur'an'ı şahsiyetini inşa eden bir özne olarak değil, kimi zaman "mücevher kutusu", kimi zaman "fetiş", kimi zaman üzerine binilip Allah'a ulaşılacak "uçan halı", kimi zaman "tarihi bir hatıra" gibi, ama hep "kutsal bir nesne" olarak görüyor. İşte fi-Zılal'in misyonu, bu yanlış algıya Kutub'ça bir itirazdır.

Şehadetinin yıldönümünde Seyyid Kutub'u rahmetle anıyoruz.
Anahtar Kelimeler:
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner176

banner178

Hilal Haber, internet ve teknolojinin doğru kullanılması, en üst düzeyde faydalanılması amacıyla bilgilendirici ve eğitici yayınlar yapar.

Web Tasarım : EU Ajans