Cemaatlerin Dikkatine!

Yaşar Değirmenci

06-10-2017 16:55


En son terör örgütü (FETÖ) olarak kayıtlara geçen Gülen Cemaati diğer cemaatlere de şüpheyle bakılmasına sebep olmuştur. FETÖ sadece kendini değil bütün İslami cemaatleri töhmet altında bırakmış, bu haliyle ümmete zarar vermiştir. Cemaatlerin ve tarikatların devlet eliyle yasaklanması arzu edilir hale gelmiş/getirilmiştir.

Cemaatler özü itibariyle sahih İslâm’ın öğretilmesi ve yaşanmasında önemli bir fonksiyon icra etmektedirler. Problem cemaatlerin varlığı değildir. Problem bugün birçok cemaatte var olan bazı itikadi ve ameli sapmalardan kaynaklanmaktadır. Ehli sünnet çizgisinde olmayan ve kendini cemaat veya tarikat olarak gören topluluklar bu yazının konusu dışındadırlar.

‘Biz ehli sünnet çizgisinde sahih İslâm’ı öğretiyoruz’ diyen cemaatler, kendi yaptıklarını, Allah ve Rasulü’nün ölçülerine arz etmelidirler. Bütün maddi/manevi hastalıkların temelinde sahih İslam’ın öğretilmemesi yatmaktadır.

Peygamber hayatı, bir kalıp, bir şablon değil, bir numune, emsal, örnek, model olarak ele alınıp değerlendirilmelidir. Cemaate göre din değil, Dine göre cemaate dikkat edilmelidir.

Tarikat ya da cemaat liderleri kendi büyüklüğünü kabullendirmek için aslında kendilerinde bulunmayan maneviyat kutsallıklara, keramet ve menkıbelere de sığınabilirler. Son yaşanan olaylar da sonuçtur. Beyin yıkamanın hipnotize olmuş, düşünce/fikir melekelerini kaybeder hale getirilmiş insanlarımızın vaziyeti, ibretliktir. ‘Olanların olmaması için neler yapılmalı?’sorusunu sorup cevabî faaliyetlerde bulunmalıdır. Tek hakikat olarak kendi liderlerinden öğrendiklerini bilen kapalı cemaat mensupları bireysel kabiliyetlerini geliştiremezler. Öğrendikleri/ezberledikleri/ezberletildikleri de ‘mutlak itaat’tır. Buna en güzel cevap da Peygamberimiz döneminde yaşanan şu hadisedir.

Peygamberimiz bir gruba (seriyye) askerî görev vermiş, başlarına da Abdullah b. Huzâfe'yi geçirmişti. Abdullah bir sebeple öfkelenmiş, emri altındakilere odun toplayıp yakmalarını, ateş olunca da içine girmelerini emretmişti. Emri alanlar tereddüt içinde kaldılar. Bir kısmı “Komutana (ülü'l-emre) itaat edilir” diye ateşe girmeye teşebbüs ediyorlar, bir kısmı ise “bu itaatin, buyruğun meşrû olmasına bağlı bulunduğunu” düşünerek onları engelliyorlar, “Biz ateşten kaçarak Peygamber'e katıldık” diyorlardı. Bu çekişme devam ederken ateş söndü, seferden dönünce durumu Resûlullah'a arzettiler. “Ateşe girseydiler kıyamete kadar ondan kurtulup çıkamazlardı. İtaat ancak meşrû emre olur” buyurdu.

Günümüzdeki tarikatlar ya da cemaatler İslam'ın cemaat olma ve birleştirme özelliğini sağlamıyorlar, aksine bölüyor, dışlıyor ve ötekileştiriyorlar. Kendi grubunu, kendi cemaatini en üstün

görme hastalığı, ‘ehli sünnet’e uyulup uyulmadığı, âyet ve hadislerle amel edilip edilmediği, Peygamberimizin Sünnetinin yaşanıp yaşanmadığı, tasavufa/tarikata bağlı olanların ölçüyü kaçırıp kaçırmadığı gibi hususlar kaale alınmadan yanlışlar düzeltilemez.

Tasavvuf, Allah’a daveti, ibadette ihsanı, muamelatta zühd ve takvayı esas alan, ilimden kopmayan, ayet ve hadisleri hayat tarzı olarak gören, İslam’ı neşe ve sürur içinde yaşamadır.

Tasavvuf, mahviyet-ubudiyet-tevazu-sabır ve muhabbet yoludur. İslam’ı kendi nasibince en iyi yaşama tarzıdır. Asliyet dışında kemâlat yoktur. Aslî ölçüler şahsa göre değişmez. Tasavvufun, kendisi gâye değildir; gâyeye varmanın vâsıtasıdır. Tasavvuf’a girmeden önce ilim lazımdır. İtikadi bilgiler,fıkhi bilgiler, umumi tasavvuf bilgileri. Ehli sünnet âlimlerinin bildirdiklerine göre itikadi esaslar öğrenilecek, fıkıh kitaplarından farz-vacip-haram-helal-sünnet-mekruh öğrenilecek sonra tasavvufa sıra gelecek. Bunlar unutulmamalıdır.

Her bir cemaat Kuranı Kerim'in mealini, ilmihal ve benzeri kitapları bile kendi cemaatlerinden olmayan yazarlardan okumuyor. Oysa kendilerininkini yazanlar bazen âlim bile olmayabiliyor. Onların hepsini doğru, diğerlerinin hepsini yanlış sanıyor. Gerçek olanı arama refleksleri bulunmuyor. Belli bir kitap belli bir grubun yegâne kitabı haline getirilince, Kur’an-ı Kerim gölgede kalıyor. Yaşadığımıza inanma/inandırma konumuna getirilmeye çalışılmaktadır. 

Mukavemet (direnme) gücümüz zayıfladıkça bizi biz yapan farklılıklar da ortadan kalkmakta, ‘globalleşme/küreselleşme’ adı altında,‘dünya küçük bir köy haline getiriliyor, artık entegre olma zamanı’ gibi sözlerle de ‘Mü’min Şahsiyeti’ kaybolmakta bundan da bir rahatsızlık duyulmamaktadır. Bu halde iken;

Mektep, mezhep, meşrep, tarikat ve cemaatler Globalleşme erozyonuna karşı duran ağaçlar ve ormanlar olmalıdır.  Ev yanarken, canhıraş feryatlar yükselirken, tartışma yapma günü müdür? İçimizdeki ‘tefrika canavarı’nı bir müddet de olsa durdurma zamanıdır! Allah ve Rasulünün gösterdiği yolda yürüme zamanıdır. Haddi aşmama, Allah ve Rasulü’ne dâvet zamanıdır. Hâlâ Peygamberden haber alanlar, rüyada kendisine talimat verildiğini söyleyebilenler, liderlerinin ‘Divanı Salihin’de peygamberimizle istişare ettiğini, emirlerini kendiliğinden vermediği iddiasında bulunanlar! Kendinize dönme, âcizliğinizi, zavallılığınızı kabullenme, haddinizi/hududunuzu bilme zamanıdır.

Bu işler bu kadar kolay oluyordu da Hz. Ömer, Kur’anın toplanması gibi en hayati konuda aylarca neden başını çatlatırcasına düşündü, istişare üstüne istişare etti? Hz. Aişe, sonunda pişman olacağı Cemel vak’asına girmeden yıllarca aynı yastığa baş koyduğu Peygamber Efendimizle istişare edemez miydi? Yoksa Hz. Aişe, Hz. Ömer, Hz. Ali hocanızın, liderinizin derecesine çıkamadı mı? Bi’ri Maune hadisesinde Peygamberimizin gözbebeği eshab-ı suffeden yetmiş sahabe katledildi, Allah bildirmediği için Peygamberimizin onlara kurulan tuzaktan haberi olmadı. Keza Reci’ olayında da on sahabe tuzak kurularak şehid edildi. (Bir sürü örnek gösterilebilir.) Peygamber Efendimizin bütün duaları bizim için çok mühimdir. Ancak içinde bulunduğumuz şartlarda herhalde öncelik verebileceğimiz şu dua: ‘Ya Rabbi! Hakkı hak olarak göster hakka tabi kıl, bâtılı bâtıl olarak göster bâtıldan içtinab ettir.’ daha da önem arz ediyor. İbretle ve dehşetle seyrettiğimiz bir tablo görüyoruz. Kur’an ve Sünnet yahut ayet ve hadis temelli bir eğitim verilmeden tamamen ‘Cemaat/camia/vakıf kültürü’ ile yetişmenin ve yetinmenin ifrat ve tefrit salıncağında sallanan,istikamet tutturamayan insanımızın içler acısı hali hepimizi üzüyor.

Şer güçler de bu hali, tepe tepe kullanıyor.‘İslam’ adına ortaya çıkıldığı için, bu durum her mümini alakadar ediyor. Ayet de okusanız hadis de zikretseniz sahih kaynaklarda beyan edilen ölçüleri de hatırlatsanız ‘ölçümleri yanlış olanın ölçtükleri de yanlış’ oluyor. Peygamberler risalet görevlerinden dolayı Allah’ın korumasıylamasumdur. 

Peygamberlerin dışında hangi şahıs hangi zümre böyle bir ayet koruması altındadır söyleseler de biz de öğrensek.‘mutlak itaat’ diye bir kavram da istismar edilir hale geldi.Kardeşim, Mutlak itaat; Allah ve Rasulüne yapılır. ‘Verilen emre itaat edilir, vebali emir verene aittir’ anlayışının da ehli sünnette yeri yoktur. Allah irade-i cüziye’yi sen kullanasın diye vermedi mi? Bizler yaptığımız veya yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdan bile mes’ul değil miyiz?

Sünnet; Rasulullah’ın Kur’an’ı esas alarak hayatın her alanında; inanç, ibadet, eğitim, hukuk, ekonomi vs. gibi konuları kapsayacak şekilde ortaya koyduğu bir model ve dünya görüşüdür. Diğer bir ifade ile Allah Rasulü’nün İslam’ı anlama ve hayatın her alanına tatbik etmede teorik ve pratik (sözlü veya uygulamalı) olarak ortaya koyduğu bir düşünce ve hayat tarzıdır.  

Mutlak manada mensubiyet ve aidiyet bir kıymet ifade etmez. Onların hakkının verilmesi icap eder. Ameliyle, ahlakıyla, hal ve hareketiyle, takvasıyla… Birinin İslam cemaatine aidiyeti, onun gerçek bir mümin olduğu manasına gelmez. Müminin müminlik ölçüsü, cemaat aidiyeti ve sosyal konumu değil, kalbinin Allah’a karşı duruşudur. Önemli olan, sizin kendi imanınız hakkında ne dediğiniz değil, Allah’ın sizin imanınız hakkında ne dediğidir. Kur’an ve sünnete samimi bir şekilde sarılmalıyız. Müslüman oluruz ama Müslüman kalabilmeniz için, Allah'ın ipine, yani Kuranı Kerim'e cemaat olarak sarılmamız gerekir. ‘Falancanın yazdıklarında ve anlattıklarında birleşelim’ denirse kendi fırkasına çağırmış olunur. Usul ve üslup hatası yapmayalım. Mü’min şahsiyet ve tavrı, vazife ve mesuliyetimizin idraki, şuuru içinde olalım. Umut Ümmeti olduğumuzu, evrensel sorumluluk taşıdığımızı unutmayalım. İslam’la insanı buluşturmak ve İslam ile insan arasına giren her türlü engeli kaldırmakla mükellefiz.

İman kardeşliğimiz zedelenmemeli, çözülmemeli. Şu âyeti de unutmayalım: ‘Rabbimiz! Bizi ve bizden önce imanla göçüp gitmiş olanları bağışla! İman edenlere karşı gönlümüzde en küçük bir kin bırakma!’ (59 Haşr 10) Mü’min için bütün asırlardaki çare, Kur’an ve sünnete samimi bir şekilde sarılmaktır. Allah tarafından “muhteşem”olarak nitelendirilen Peygamberimizin ahlakını yaşamaktır. İbn Abbas dini hükümleri dört başlık altında değerlendirir: inanç esasları, ahlaki esaslar, ibadetler ve muamelat. Bu dört unsuru din binasının dört katı olarak tanımlarsak, Kur’an’ın iniş süreci içerisinde ahlak katı hemen akidenin üzerinde, ibadetlerin ve muamelatın önünde yer almıştır. Boş işlerden yüz çevirmek, emanete riayet etmek, verdiği sözde durmak (23, Mü’minun 4-8), hakkı hak edene vermek, karşılıksız yardım etmek, kötülüğü iyilikle savmak (13 Ra’d, 20-22), alçakgönüllü olmak, cahilleri muhatap almamak (25 Furkan, 63) gibi birçok ahlaki prensip tavsiye edildiğinde, daha oruç, hacc, tesettür ve birçok emir farz kılınmamış, içki, kumar, faiz başta olmak üzere birçok kötülük de haram kılınmamıştı.

Din bahsinde hakem Kur'an'dır, Sünnet'tir, icmadır, hasılı şeriattır. Şeriata aykırı bir emir, hangi konuda ve kimden sadır olursa olsun reddedilir, ona itaat edilmez. (Peygamber Efendimiz:

“Allah’a isyanda kula itaat edilmez.” Buyurmuşlardır.)

 

Kâfirlerin yanında izzet arayışları zilletin ta kendisidir. Emribilmaruf ve nehyianilmünker yapmayan, hakkı tutup batılı atamayan, izzetten uzak kalmaya mahkûmdur. Allah’ın ipine sarılmayı, Kur’an ve sünnet etrafında kenetlenmiş olmakla gerçekleştirebiliriz. Dininin, kâfirlerin tuzaklarına karşı muhafazasında görev üstlenmeyen, evinde, işinde, sokak ve meydanında hakkı dillendiremeyen, batılın boş sözlerinin yükselişi altında ezilmeye mecburdur. Amaçlarının dışına çıkmaları, siyasete ve dünya menfaatine bulaşmaları, İslâm’a/Müslümanlara güveni kaybettirmiştir. Özünden, kaynağından İslâm öğrenilmediği için de şahsi  hatalar Dine mal edilmiştir.

Dünyevî hiçbir şey imanımızdan daha değerli değildir.

Bir türlü gündemden düşmeyen son hadiseler, bütün Müslümanları üzerinde düşünmeye sevk edip ‘niçin bu hallere düşüldü?’ sualine cevaba zorlamalıdır. İçine düşülen bu girdabın sebeplerine kafa

yorulmalıdır. Diğer cemaatler de, benzer durumların kendilerinde yaşanıp yaşanılmadığı hususunda iç dünyalarına dönüp bir ‘nefs muhasebesi’ yapmalıdır. Din namına, İslâm’a hizmet namına ortaya kim çıkarsa çıksın; hassasiyet göstermek, dikkat etmek, zararlı olmamak, aleyhte kullanılacak malzeme vermemek durumundadır. Yaşanan olaylar, şuurları iğdiş etti. Kafalar, gönüller karıştı. İnanan insanların ruh dünyası ile oynandı. Güven bunalımı doğdu. Emin olan, güvenilir bilinen ‘Mü’min şahsiyeti’ yaralandı. Sadece buna sebebiyet verenlerle kalmadı, büyük kitleler zan altında bırakıldı. Dünyevî hiçbir şey imanımızdan daha değerli değil! Şu soruları sorup cevap aradık mı?

Allah adına konuşmak bu kadar hafif mi görülmeliydi?  Gündemimizi düşmanın belirlemesine müsaade edecek miyiz? Ağır sınavlardan geçerek Peygamberî çizginin temsilcisi olanların verdiği mücadeleyi

unutacak mıyız? Zulme karşı sonu şahadetle biten direnmeler üzerine kafa yormayacak mıyız? Ailelerinin çektiği ızdırabı hissetmeyecek miyiz? Dünya nimetlerini elde etmek için sınır tanımayanlara tavır koymayacak mıyız? Lüks-israf ve debdebe içindeki hayat tarzlarının ‘dünyevîleşme hastalığı’ olduğunu söylemeyecek miyiz? Ümmetin bugünkü halinin sancısını taşımayacak mıyız? Çeşitli makam-mevki vaadleriyle kandırılan, konumlarını kaybetme korkusuyla, iman-amel-ihlas istikametini kaybedenlere, bugünkü ‘saltanat sarhoşları’na söyleyecek sözümüz yok mu? Ahlaksız ve manasız ‘cinnet uygarlığı’nın krizden krize sürüklediği insanlığı bu krizden kurtaracak dâveti yapmayacak mıyız? Teknolojinin, paranın, şehvetin insanlığın dengesini bozduğu asrımızda yerinden koparılan değerleri yerine koymayacak mıyız?

Her ifrat, yoldan uzaklaştırır.

Bir işin Allah adına olması yani ondan sevap beklenmesi, bizim temennilerimizle değil Allah’ın kabulü ile mümkündür. İmanın yolu, istikamet yoludur. İslâm’ın ölçüleri, istikamet ölçüleridir. Bu ölçüler bize Peygamberimizle bildirilmiştir. Bize düşen, bildirilmiş ölçüler üzerinde amel etmektir, tefekkür etmektir; onların yerine yeni ölçüler ikame etmeye çalışmak, yorumda bulunmak değil. Ölçü ve dengeyi, itidal ve istikameti kaybettik.Bu duruma düşmenin, en büyük vebali, insanımızın dinden soğumasına, İslâm’dan uzaklaşmasına, fikri, zihni dünyasının karışık hale gelip gönül dünyasının kararmasına sebep olmalarıdır. Şu sıralama hep canlı tutulmalıydı. En üstte bir numara: Âyet/vahiy/Kur’an-ı Kerim. İkinci sıra: Hadis-i şerifler/sünneti seniyye. Üçüncü sıra: Ashab-ı Kiram. Sonra tâbiin, tebei tâbiin, vs. Kendi hocalarının dışındakileri kabullenmeyen gruplar onun İslam'ını yegâne İslam olarak göreceği için başka fikirlerin de bulunabileceğini kabul edemezler. Artık diğerlerini sapık sayar, hatta tekfir ederler.

Allah Rasulü’nün yaşadığı “model hayat” hiçbir sahteliğe izin vermeyecek kadar gerçek ve açık olarak ortadadır. 

Rasulüllah Efendimiz’in hayatı hep ifrat ve tefritten uzak, ‘itidal hayatı’dır. Bir tek tavrını,  sözünü, işaretini gösteremezsiniz ki itidal güzelliği taşımasın. Peki nasıl oluyor da Müslümanlar itidal’i, ölçü ve dengeyi bırakıp, ‘aşırılıkları/abartıları’

önemsiyorlar. Peygamberimiz: “Din’de ifrat (aşırılık) helake sebeptir” buyuruyor. Çünkü itidalden uzaklaşmak, dinin özünden/esasından sapmadır. Niyeti ne olursa olsun her ifrat, yoldan uzaklaştırır. ‘Efdaliyet (üstünlük) hastalığı’na tutulanlar, mutlaka âyetlerin ışığında siyer kitaplarını, hadis-i şerifleri üzerinde düşünerek okumalı, kendisini bir ‘nefs muhasebesi’ne tâbi tutmalıdır. Sadece bir tarikat penceresinden, bir vakıf bülteninden, bir önderin izinden, bir siyasinin görüşünden bakılacak kadar küçük bir alanda değiliz. Düşünmeye, kıyaslamaya, sorgulamaya, özeleştiriye, beşerî zaaflarımızı ve şuuraltımızı bir denge noktasında kıvamlandırıp fazilet ve güzellik hâline dönüştürmeye o kadar ihtiyacımız var ki… Maalesef buna mecalimiz de cesaretimiz de yok! Son yaşadığımız bütün olayları herkes kendi düşünce ve tasavvurlarına göre değerlendiremez. Allah ve Rasulü’nün koyduğu ölçüler doğrultusunda değerlendirmeli, ona göre hareket etmelidir. Rasulüllah Efendimiz buyurur ki,“Üç şey insanı helak eder: Boyun eğilen bir ihtiras/cimrilik, peşine düşülen nefsi arzular ve kişinin kendi görüşünden başka görüş beğenmemesi.” Düşülen hataların büyüklerinden birisi de, kişininbenimsediği İslam'da naslar yerine kendi fikirlerinin hâkim olması, fikirlerini naslara değil, nasları fikirlerine uydurmaya çalışmasıdır. İslam'da birliğe değil, ayrılığa farklı olmaya, dolayısıyla da tefrikaya çağırırlar.

Müslümanlar toplumda derin yaralar açacak olan tefrikadan kaçınmalı, birlik ve beraberliğin getireceği huzur ve sükûnu arzu etmelidir. Müslümanlar birbiriyle çekişmemelidir.

Bayramlarda dahi bir araya gelemeyen cemaat liderleri/temsilcileri ümmetin/milletin hangi meselesini çözebilir? Müslümanlarla ilişkilerin temeli dindir, çimentosu imandır. Yıkımı ise ihanettir.

Diğer Yazıları

  Çok Okunanlar

  Anket

Üçüncü İntifada Başlar Mı?

EVET
HAYIR
KARARSIZIM